Archive for Ocak, 2011

Genelde her hafta sonu lig maçlarını izlerim. Futbolu yakından takip edenlerde hatırlar. Bundan birkaç sene evvel birçok kanalda, atv, star, showtv, kanal d, maç sonrası programlar yapardı. Gece saat 1?e hatta 2?ye kadar birkaç kanalda bu futbol sohbetleri devam ederdi de.

Şimdi dikkatinizi çekiyor mu bilmiyorum ama artık bu programlar yok. Diyebilirsiniz ki Digitürk maç görüntülerini vermediği için yok. Ama bu uyguluma bu sene başladı, halbuki geçen senede yapılmıyordu bu programlar.

Eski futbol programları olmamasının tek sebebi izleyicinin olmamasıdır. Peki şimdi futbol severler ne izliyor?

Maç pozisyonları 2 kanalda gösteriliyor ve tartışılıyor. Biri TRT1, diğeri Ligtv. Ligtv için kullanıcılar bir yıl için yüklü miktarda para ödüyorlar. Karşılığında ne alıyorlar?

Karşılığında maçları canlı izliyorlar. Buraya kadar sorun yok. Sonra çok garip bir spor programı izliyorlar. Neden garip derseniz, programda hakem yorumcusu olarak Markus Merk oturuyor. Bilmeyenler için söyleyelim, Markus Merk görev zamanında çok önemli hakemlerden biriydi. Ancak aynı Markus Merk Türkiye?deki çoğu spor yazarını, hakem eleştirmenini, yaptığı ilginç yorumlar ile hayretler içinde bıraktı.

Çoğu yazar Markus Merk?in hakemleri fazla koruduğunu söyledi. Aslında hakemlerin yanında olması bence çok güzel bir davranış. Ancak gözün gördüğünü farklı yorumlama çabası, çoğu izleyicinin artık tartıştığı bir durum. Toplum mühendisliğine hangi işletme soyunursa, o işletme büyük ihtimalle başarısız olur. Çünkü toplum mühendisliği işletmelerin işi değildir.

Digitürk, Markus Merk kanalı ile, sanki hakem kararlarını fazla tartışmadan geçmek istiyor gibi. Ancak halkın geneli maçlara şüphe ile bakıyor ve açıklama bekliyor. Halkın istediğini cevaplayamayan bir işletme ise olduğu yerde fazla duramaz.

Digitürk hakkında şöyle bir kehanetim var. Digitürk bu yıl ve seneye büyük düşüşler yaşayacak.

Diğer kanallara pozisyonları vermemek ile Digitürk kendi sonunu hazırlamaya başladı. Günümüz piyasasında gözden uzak olamazsınız. Ancak hatırlandığınız ve konuşulduğunuz sürece değerlisinizdir. Digitürk bu genel doğruyu çiğnedi ve insanları maçlardan kopardı. Basitçe bu pazarlama hatasını şöyle zihnimizde canlandıralım.

Akşam maçı izledik. Yarın sabahta işe gidip arkadaşlarla maç hakkında sohbet etmek istiyoruz. Sabah işe gidiyoruz. Arkadaşlardan sadece 1?i maçı görebilmiş. Diğerlerinin bir şeyden haberi bile yok. Çünkü onların Digitürk?leri yok. Sonuçta biz bütün gün maç muhabbeti yapabilecek iken sadece 1 arkadaşımız izlediği için, 5dk konuşup geçiyoruz. Aslında biz maçı konuşurken toplumdan soyutlanıyoruz, çünkü çoğunluğun Digitürk?ü yok. Kim toplumdan bu şekilde soyutlanmak ister ki? Tam aksine insanlar birlikte sohbet edebilmek ister. Parasını da bu konulara harcar.

Ancak tek sorun bu değil. Digitürk?ün hakem yorumcusu olan Markus Merk ile memleketimizdeki neredeyse her yorumcu birçok tartışmalı pozisyonda ters düşüyor. Mesela en son Beşiktaş – Kayseri Spor maçında, Beşiktaşlı Simao Sabrosa?ya yapılan bir hareket var. Markus Merk kesinlikle penaltı değil diye yorumluyor. TRT1?de ise bunun tam tersi, kesin penaltı diye yorumlanıyor. Diğer tv programlarında da pozisyon penaltı olarak değerlendiriliyor. Buradaki sorun, bu kadar kişi yanılabilir mi? Yada Markus Merk futbolun marka değeri adına bir çalışma mı yürütüyor? Her şey olabilir, ama unutulmaması gereken şey müşterinin neden para ödediğidir. Herhalde ligtv?de bu akşam diğer tüm kanallardan ne kadar farklı yorumlar olacak diye, para ödeyecek bir müşteri kitlesi yoktur.

Sonuç olarak hem yeni müşteri edinme yolları kapanmış oluyor çünkü kanal kendini toplumdan soyutluyor. Hem de var olan müşteri gitmeye başlıyor çünkü inandırıcılık azalıyor. Yapılan yanlış bir dizi stratejik karar büyük ihtimalle Digitürk?ün üyelik sayıları ile görünür hale gelecektir.

Hergün kanser ile ilgili haberler izliyoruz. Sabah programlarında çıkıp kansere şunlar iyi gelir diyerekten bir sürü şey sayıyorlar. Akşam haberlerinde de devam ediyorlar. Her gün zihnimize kanser kelimesini nakşediyorlar. Söyledikleri şeyler kanser hastalarına ne yapar diye pek de umurlarında olduğunu zannetmiyorum. Sağlıklı insan bile, bende hasta mıyım diye düşünecek hale geliyor.

Reklamcılar da çok iyi bilir ki en büyük motivatör korkudur. İnsan sağlığı ve ölümcül yaygınlaşan hastalıklar hakkında konuşursanız elbette izlenirseniz. Elbette reyting alırsınız. Konu ile ilgilenmeyen insanlar bile, bir durup bakarlar benimde başıma gelmesin diyerekten.

Kanser ile ölüm korkusunu halkın zihnine her gün işleme hakkını nereden alıyor bu insanlar?

Bir insana 40 kere deli dersen deli olur derler. Bu konu için 20 gündür televizyonları izliyorum. Her gün farklı farklı kanallarda kanser ile ölüm korkusu işlenerek, “aman bunu yiyin iyi gelir”, “şunu yaparsanız kansere davetiye çıkarırsınız” diye defalarca aynı konu işleniyor. Prof. Öz?ün Amerika?daki programlarına bakıyorum bir çok konu hakkında bilgi veriyor, ama Türkiye?dekilerin aksine öyle her programda kanser?e bir gönderme yapmıyor. Kendi kendime kansere gönderme yapmadan da başarılı programlar oluyormuş diyorum. Bizim ülkemizde ise kanser ağızlardan düşmüyor? Reyting yapsın yeter herhalde?

Kimse her gün kanser konusu işleminin insan psikolojisinde ve hasta psikolojisinde ne gibi etkileri olur diye düşünüyor mu sizce ?

Geçenlerde Prof. Erkan Topuz ulusal bir kanalın ana haberinde, 3 ay içinde 4-5 defa grip olmanın, kanser geçermiş kişilerde kanseri tekrar tetikleyebileceğini söylediğini duydum. Prof. Erkan Topuz bunu söylerken eminim çok izlenmiştir. Ama kim bilir kaç kanser hastası korku içine girdi. Kaç tanesi Prof. Erkan Topuzu izledikten sonra rahat uyuyamayacak. Kaç tane hasta yakını Prof. Erkan Topuz’un bu açıklamalarından dolayı o akşamı stres içinde geçirdi bir düşünün. Bunun maliyeti çok yüksek.

Kanser hastalığını yenmek için en çok gereken şeyin moral olduğu söylenir. Eminim bunu Prof. Erkan Topuz hocada bilir ve söylüyordur da herhalde. Ancak bu tip açıklamalar hasta insanların tedavisinde derin yaralar açıyor.

Kanserin neden olduğunu bile hala daha tam olarak söyleyemezken. Prof. Erkan Topuz?un bu şekilde söylediği şeyler %100 doğruluğu kanıtlanmış olmalıdır. Peki ama öyle mi? Her 3 ay içinde 4-5 defa grip olanın kanseri tekrarlanır diye Prof. Erkan Topuz bunun altına imza atabiliyor mu? Prof. Erkan Topuz?un elinde bunun somut kanıtı var mıdır? Bu kadar detaylı ve hassas konularda Prof. Erkan Topuz gibi bir profesör halkın içinde bulunun hastaları hiç mi düşünmez?

Bunun halkı bilgilendirmek olduğunu düşünmüyorum. Bu korku imparatorluğu kurmak oluyor. Prof. Erkan Topuz ve benzer hocalar hastaların yüreklerine korku salarak, onların morallerini bozarak hasta insanlara destek olabileceklerini düşünmüyorlardır umarım. Bu korku imparatorluğundan meşhur oluyor umarım meşhur olmak için yapmıyorlardır. Prof. Erkan Topuz’u dikkatsiz açıklamalarından dolayı şiddetle kınıyorum.

Kanser hastalarının çok hassas bir yapıda olduğunu Prof. Erkan Topuz?da biliyor olmalı. Kanser hastası veya hastalığı geçirmiş olan insanlar Prof. Erkan Topuz ve benzeri hocaların ağızlarının içlerine bakıyorlardır. Bu sebepten Prof. Erkan Topuz ve benzeri hocalar televizyonlarda söylemler verirken toplumdaki her tip insanı gözetmelilerdir. Özellikle uzmanlık alanları içinde olan, kanser hastalarını.

Prof. Erkan Topuz?un daha fazla popülerlik kazanacak hali yoktur herhalde. Tüm Türkiye zaten Prof. Erkan Topuz ismini biliyor. Umarım ileride Prof. Erkan Topuz ve benzeri hocalarımız, toplum içinde hasta olan insanlarında hassasiyetlerini gözeterek açıklamalar yaparlar. Bu arada her gün kanseri konuşmanın etkilerinide düşünseler keşke. Kesin olmayan, veya ihtimaller üzerine yaşayan insanların hayatına daha çok bilinmezler sokmak, emin olun fayda etmez.

Ps: Normalde bu tip konulara sitemde değinmiyorum. Ancak bir süredir televizyonları takip ediyorum ve gördüklerim beni rahatsız ettiği için sizlerle duygularımı paylaşmak istedim. Nöromarketing açısından bu konuyu işleseydim, herhalde müşteriyi kanser etmek isteyenlere her gün müşterinize kanserden bahsedin derdim. İyi şeylerin, iyi şeyleri çağırması dileği ile…

Bazen şöyle düşündüğünüz oluyor mu ? kuralları anlaşılmayan, düzensiz bir dünya içinde, nasıl iyi bir iş çıkarabilirim? ? Özellikle Türkiye?de kurallar kısmı daha da büyük bir muamma olsa da, bahsedeceklerim aslında bütün Dünya için geçerli olacak.

Haberlerde diyor ki ? Tem otoyolunda hız yapanlara ceza yağdı?. Her gün bir çok insan ya sakat kalıyor yada hayatını kaybediyor süratli araba kullanmak yüzünden. En iyi ihtimalle ağır hasarlı araçlar ve yılda milyonlarca TL zarar. Çoğu zaman hız yapanlar hiç suçu olmayanlarında canını yakıyor. Peki hız yapmak gerçekten yasak mı?

Bu nasıl soru diyorsunuz içinizden. Tabii ki de hız limitleri var ve bu kurallara uymak gerekir diyebilirsinizde. Ama bir daha soruyorum, hız limitlerini çiğnemek gerçekten yasak mı?

Türkiye?de en üst hız limiti 120km/h olarak belirlenmiştir. Hiçbir yol da yoktur ki 120km/h den daha hızlı gitmeniz yasal olsun. Yani kurallara uyan bir vatandaş arabası ile asla 120km/h den yukarısını görmemelidir, görürse kanunları çiğniyor ve cezalandırılması gerekiyor demektir.

Durum bu kadar açık ve net iken, Türkiye?de ve diğer birçok ülkede satılan her araba 120km/h hızı rahatça aşabilir ve en az 160-180km/h hıza ulaşır. Aynı zamanda dünya daha da hızlı arabalar üretmek için çaba sarf etmekte.

Hızlı araba satmak yasal ama kullanmak yasak. Otomobil endüstrisinin elinde hızları elektronik olarak limitleme şansı bile varken bu yapılmıyor. 250km/h hızla gidecek araçlar satılırken, devlet bunlardan daha çok vergi alırken, motorun büyük diye para kazanırken ne düşünüyor acaba? 6 silindirli bir motoru oturup izlemek için mi alırız? Yada alıp üstünde mi yatacağız? Saçma? Gaza basıp son sürati ne diye bakacağımızdan aslında herkes emin? Bakmayacaksak zaten neden alıyoruz. Neden dünya kaynaklarını israf ediyoruz. Aslında kaynakların israfı kendi başına ayrı bir konu.

Devletler vatandaşları ile sanki elim sende oynuyor. Oyun alanı dünya, bu örnekte oyuncular otomobil kullanıcıları, oyuncular mecburen istemeseler de oynuyor, elim sende diyebilen ise tek kişi devlet. Devletler vatandaşlarına el atıp, elim sende diyor ama bu oyunda diğer oyuncular, devlete benimde elim sende diyemiyor?

Yönetimler hız sorununu çözmek istiyorlarsa en azından 120?de limitlerler aracın hızını, buna bağlı akselerasyonlar da düşürülür, böylece şehir için de de dışında da insanlar kurallara çok daha rahatça uyar. Çok daha az kural ihlali olur. Tabii gerçekten bu isteniyorsa?

Hızlı arabalar satılmasın demiyorum, insanlar hızlı kullansın da demiyorum. Ama hızlı arabaların satıldığı bir yerde hızlı kullanılabilecek yollar olmalı. Bunu düzene sokacak kurallar olmalı. Eğer yol yoksa bu arabaların ülkemizde ne işi var? Eğer yol varsa hangi kurallar bu yolda hızlı gitmeyi sağlıyor. Bütün arabalar hız limitlerini rahatça aşabiliyorsa hız yapmak yasak olamaz, olsaydı herhalde her araba kuralları çiğneyecek şekilde üretilmezdi hemde önlemini almak kolay iken. Birinin avucuna bir küp buz verip, sonra bunu neden erittin diye kızamazsınız. Hepimiz biliyoruz ki o buz eriyecek.

Kebapçılar, köfteciler, pideciler vb… işletmeler için paket servis önemli bir gelir kaynağı. Her geçen gün başarılı işletmelerin cirolarında, paket servisin payı büyüyor. Müşterilerin restoran paket servis, alma miktarı da reel olarak artırıyor. Daha çok paket servise para harcayan ve harcayacak bir kitle bulunmakta.

İşletmelerin kendilerine sormaları gereken soru şu;

Biz bu paket servis dünyasından ne kadar faydalanabiliyoruz?

Günde 50 paket yapıyorsanız bunu 100 yapabilir, 100 yapıyorsanız 200 yapabilirsiniz. Eğer azda olsa paket sayılarınız düzenli artmıyorsa, hep aynı adetlerde kalıyorsa, bunun anlamı bir şey yapmıyorsunuz, yaptığınızda etki etmiyor demektir. Aynı zamanda bu ileriki günlerde bir rakip geldiğinde, sayınızın büyük ihtimalle düşeceği anlamına gelmektedir.

Piyasada paket servis demek, bir şeyleri paketleyip yollamak olarak algılanıyor. Ancak bu algı oluşan yeni büyük pazarı anlamaya yeterli değil. Nasıl ki restoranı açarken, işin aslı yemekleri bir tabağa koymak değilse, paket serviste de yemeği pakete koyup yollamak işin aslı değildir.

Yeniden yapılandırılan bir paket servis işi, ciroları var olanın çok üzerilerine taşıyabilir. Çünkü bir restoranın servis alanında binlerce hane bulunmaktadır. Bunun küçük bir kısmı bile birçok restoran için fazla gelir.

Ancak psikolojik nedenlerden, işletme sahipleri görülmeyen bir sınırın olduğuna inanırlar. Sanki kader onları bu satış sayısında tutuyor gibi hissederler. Bu sebepten belli bir zaman sonra işletmeler ne yapacaklarını bilemezler ve sürekli kendilerini tekrar ederler. Tekrar ettirdikleri şey her ne ise belli bir kitleye hitap ettiğinden, büyümeleri de yıllar alır. Çünkü büyüyen şey müşteri portföyü değil yıllar itibarı ile müşteri kitlesinin kendisidir.

Restoran işletmecileri paket servislerini arttırmak, daha çok satmak istiyorlarsa önce kendi süreçlerine bakmalılardır. Süreci izlemeli, mükemmelleştirmelilerdir. Bu şekilde kopyalanması zor bir model geliştirebilirler. Aynı zamanda müşteri için değer katacak öğeleri keşfedeceklerdir. Değer katan her yenilik = daha çok müşteri.

Aşağıda, bir restoranın paket servisinin süreç tablosu bulunmaktadır. Bu tablo eksiksiz değil, ancak kendi süreçlerinizi kaydedip, incelemek için sizlere fikir verebilir. Süreç analizi yaparken olayın bütün adımlarını izleyin ve yazın. Bu adımların arasına, tek kelime, tek fiil girememelidir. Sonra müşteri için en değerlilerini seçin. Ardından bunlara değer katın. Müşterileriniz farkı hissettiğinde, bunu cirolarınızda göreceksiniz.

Aşağıdaki örnek için, bu tablo tamam diye düşünüyorsanız, yanılırsınız. Bunun ardından ben 2 sefer daha çalışmıştım, liste 2,5 kat uzamıştı.

Restoran Paket Servis İyileştirme İçin Süreç Analizi

(Kebapçılar, Köfteciler, Pideciler, vb… paket servis yapanlar için)

1. Adım-) Telefonun Çalması yada İnternetten siparişin gelişi.

?          Telefon çalar müşteri karşılanır.

?          Siparişi sorulur

?          Sipariş dinlenir ve not edilir. Bu arada ürünler tavsiye edilir ve çapraz satış yapılmaya çalışılır.

?          Adres otomatik çıkabilir yada adres kaydı istenir.

?          Tutar söylenir ve ödeme seçenekleri sorulup.

?          Uğurlama gerçekleşir.

?          İnternet üzerinden kullanıcı kaydını yapar, ürünleri seçer.

?          Burada promosyon ve kampanyalar konur.

?          Çapraz satış için öneri konabilir…

?          Sipariş verilir onaylanır.

.

2. Adım-) Paket Hazırlama Süreci

?          Sipariş alındığı gibi yapılmaya başlanır.

?          Önce soğuk malzemeler pakete girer.

?          Konulması gereken standart paket malzemeleri yerleştirilir.

?          Pakete konulacak bütün siparişler ve malzemeler girdiğinde en son sıcak ürün tezgahına gider

?          Pakete en son sıcak yemekler girer.

?          Bu arada motorcu ödeme şekline göre hazırlığını yapar, paketini bekler.

?          Motorcu paketi bekler, paket motorcuyu değil.

?          Sıcak yemekler pakete girdikten sonra paket beklemeden servise çıkar.

.

3. Adım-) Paketin Dışarı Çıkması ve Eve Gitmesi

?          Motorcuya paket verilir ve kasaya işlenir giriş saati.

?          Motorcu beklemeden motoruna gider.

?          Motorcu Paketi yerleştirir.

?          Adrese gider.

?          Kapıyı çalar.

?          Karşılama olur.

?          Paket verilir.

?          Tutar söylenir.

?          Para tahsil edilir

?          Afiyet olsun denir ve çıkılır.

?          Bina içine broşür bırakılabilir.

?          Hızla geri dönülür.

?          Motorcu paket servisten döner ve parasını verir süreler kayıt altına alınır.


Marka değeri şirketlerde de, Türk futbolunda da, somut hedefler konarak, şeffaflaşarak ve rakipleri izleyerek arttırılır. Lig içinde oynan futbolun kalitesi arttıkça, oyuncularında kalitesi artar ve futbolunda değeri yükselir. Bugün Türkiye?de oynan futbol, merdiven altı imalathane futbolu, Avrupa ligleri ise son teknoloji fabrika futbolu.

Şimdi merdiven altı imalathaneyi nasıl fabrikaya dönüştüreceğiz bence Futbolu yönetenler bundan bahsetmelidir. Marka değeri, onu koruyacağız demekle, yastık altında kendi başına büyüyen bir canlı türü değildir?

Avrupa Ligleri İle Aramızda Açık Fark Var?

Basit bir benchmarking(rakiple kıyaslama) yapalım. Geçenlerde NTV Spor yorumcularından Güntekin Onay Barcelona?ya yapılan faul sayılarından bahsediyordu. Maç boyunca 8-10 faul yapıldığını, rakiplerin Barcelona?yı vurarak veya çekerek durdurmaya çalışmadıklarından bahsetti. Aynı programda Inter-Roma maçında, İtalyanlar sert futbolları ile bilinir, toplamda 20 kadar faul ile maçın tamamlandığından bahsetti.

Bunun sebebi, Avrupa?da hakemlerin oyunu engellemeye çalışan futbolculara prim tanımaması. Sonuçta Avrupalıların oyun felsefesi, futbolu oynamak üzerine olduğu için oyunları her gün gelişiyor.

Türkiye?ye baktığımızda ise, Konyaspor?un  maç başı faul sayısı 20 den fazla. En son Karabük-Beşiktaş maçında sadece Karabük 20?den fazla faul yaptı. Biz buna sert futbol diyip geçiyoruz. Ancak Avrupa?da bunun adı futbol bile değil. Oyun sürekli duruyor, oyuncular sakatlanıyor, futbol bu sebepten yavaş oynanıyor.

Yine Türk futboluna bir işletme gibi bakarsak, üretim modellerimiz çağ dışı, makinelerin fire oranları çok yüksek, standart yok. Bunların düzeltilmesi için doğru hedefler gerekir. Ben Türkiye Futbol Federasyonu’n dan bu tip bariz farkları nasıl kapatacağını anlatmasını isterdim.

Bugün Kulüpler Bunu Talep Etmeli

Hedeflerden biri Avrupa liglerindeki maç başı faul sayılarını yakalamak olabilir. Bu gayet somut bir hedef. Sağından solundan dolaşamazsınız. Şirketlerde böyle açık hedefler koyduklarında başarılı olabilirler.

Daha az faul için, Futbol Federasyonu ve hakemler çalışmalıdır. Oyunun daha akıcı oynanabilmesi için ne gerekiyorsa yapmalıdır. Bu yapacaklarını da çevresi ile paylaşmalı, attığı somut adımları göstermelidir. Ancak bu şekilde bu projedeki insanlarda motive olur, bunu takip eden seyircilerde takdir eder. Takdir eden seyirci para harcar, ilgi gösterir. Daha kaliteli bir oyun ile Türk futbolun marka değeri yükselir.

Faul sayısı, ve oyun kalitesi olayın önemli bir bölümü ancak tek sorun değil. Türkiye’deki kötü futbola alışan klüpler, Avrupa?da böyle oynayamadıkları için başarısız oluyorlar. Türk futbolu ancak dünyaya açıldıkça değerlenecektir. Kendimizi dünya futboluna entegre etmek için çalışmalıyız. Ancak çoğu şirkette olduğu gibi, makamlar sadece yapacağız edeceğiz deyip birşey yapmadan oturuyor.

Tags:

Markalaşmak ve marka değeri gibi konular özellikle perakende sektöründe, örnek gıda sektörü, üstünde çok çalışılan ve geliştirmek için çok paranın harcanan bir konu. Firma sahipleri veya sorumlu müdürlerinde çok iyi bileceği gibi, marka inşa etmek genel bir dizi disiplini içerir. Reklamdan, müşteri ilişkilerine oradan tedarikçi ilişkilerinden, kurum içi disipline kadar türlü süreçlerin total bir değeridir marka. Bunun finansal karşılığı da markanın değeridir.

Son günlerde televizyonlarda çok gördüğüm bir konu var, futbolun marka değeri. Geçenlerde Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı?nın açıklamalarını gördüm. Açıklamasının genelinde ?Türk futbolunun marka değerini koruyacaklarını? söylüyor ve buna zarar verecekleri cezalandıracaklarını söylüyordu. Ancak Türk futbolunun marka değeri için federasyonun ne yapacağı, ne yaptığı, veya neler yapılması gerektiği yoktu?

Bu açıklamaları dinlerken, bu konuşmalar bir şirketin yönetim kurulunda olsaydı diye düşündüm. Büyük ihtimalle şirket çıkmaza girerdi. Düşünün ki bir şirketin başkanı marka değerini düşürdüğünü söylediği birimleri cezalandıracağını söylüyor. Peki cezalandırdı diyelim. Bu şirketin marka değerine ne katar?Dünya üzerinde birilerine ceza keserek, hangi markanın değeri artmış?

Türkiye Futbol Federasyonu?nun yaptıkları doğru ise, yarın sabah bütün çalışanlarınıza ceza kesin. Onları baskı altına alın, dinlemeyin, dertlerine ortak olmayın. Böylece marka değerinizi koruyun. (Sakın yapmayın bu çok saçma?)

Ceza kesmek, maalesef bizde bir alışkanlık. Osmanlı?da da böyle değilmiymiş. Dinlemek ve düzeltmek, sorunlar için çalışmak yerine ceza kesmişler. Sonra bugün tarih kitaplarında okuyup lise öğrencilerinin bile ezberlediği sonuçlar doğmuştur. Osmanlı baskı ile halkı susturmaya çalıştı, olayları çözmedi üstünü örttü, sonunda devlet kontrolü kaybetti?

Görülen o ki marka değerini korumak isteyenlerde, kontrolü kaybediyor. Neyse ki insanın kendi şirketi olduğunda patronlar bu kadar konudan uzak kalmıyorlar…

Tags:


Aile salonunu biliyorduk, Çocuk pizzasınıda Vapiano öğretti.

İstanbul Anadolu Yakası Bağdat Caddesinde geçenlerde Vapiano?ya gittim. Vapiano taze makarna ve pizzaların olduğu bir İtalyan restoranı. Vapiano?da adam başı ortalama 20 – 22 liraya bir içecek ve taze makarna yada pizza yiyebiliyorsunuz. Yemeğinizi önünüzde pişirdikleri, aşçılarla sohbet edebildiğiniz keyifli de bir konsepti var.

En son Vapiano?ya gittiğimde siparişimi verirken şok edici bir olay ile karşı karşıya kaldım. Başıma gelen bu olay çok ilginç ve büyük restoranlarında nasıl garip kararlar alabildiklerine örnek olacak türden. Küçük işletmeler veya marka olmayı amaçlayan orta boy işletmeler sanmasınlar ki büyüklerinde her yaptığı şey doğru. Burada çok uluslu bir markanın bile bazen garip davranabileceğini göreceksiniz. İşte Vapiano?da başıma gelenler?

Vapiano?ya girdik, salata siparişi verdik. Menüyü incelemeye başladım, ancak aradığım şeyi bulamıyordum. Ne arıyordum peki? Vapiano?da daha önce de gördüğüm küçük boy pizza vardı onu arıyordum(çocuk boy). Tezgaha gittim ve sordum(diyaloglar kelimesi kelimesine aynı olmayabilir ama genel olarak olay şu şekilde gelişti);

Ben: ?Menüde küçük boy pizza göremedim yapmıyor musunuz??

Vapiano Çalışanı: ?Efendim, bizde tek boy var.?

Ben: ?Ben daha önceleri küçük boy pizza görmüştüm. O zamanda menüde yoktu ama…?

Vapiano Çalışanı: ?Yalnızca çocuklar için yapıyoruz.?

Ben: ?Nasıl anlamadım? Ben çocuk olsam yapacak mıydınız yani??

Vapiano Çalışanı: ?Evet?

(bu arada bana sarımsaklı ekmeğe bir şeyler yapabileceklerini söylediler, ve çözüm önerileri sunmaları müşteride oluşan stresi azaltmak için çok doğru bir girişimdi.)

Ben: ?Masada çocuk olsa ve siz beni tanımasanız ne olacaktı? Öğrenci pasosu gibi çocuğu çıkarıp göstermemi mi isteyecektiniz??

Bu sorunun üzerine Vapiano çalışanı bir şey söyleyemedi ve mimik hareketleri ile aslında elinin kolunun bağlı olduğunu anlatıyordu?

Ben: ?Yakında aile salonu açıp, kadınsız üst kata almamaya başlamayın?  diye sorduktan sonra karşılıklı gülümsedik ve oradan uzaklaştım.?

Çok düşündüm nedir mantığı diye bu kararın. Aklıma gelen birkaç şey oldu ama bu kadar pahalı bir mekanda küçük hesapların yapılmayacağını düşünüyorum. Belki dedim Avrupa?da yoktur, burada da ondan yapmamaya çalışıyorlardır. Her şeye rağmen mantıklı bir açıklama bulamadım.

Şimdi şöyle bir durumu hayal edelim. Vapiano?ya ilk defa çocuğunuzla gittiniz ve küçük boy pizza sipariş ettiniz. Sonra kendiniz gittiniz ve yine küçük boy pizza sipariş ettiniz ama size vermediler. Elbette Vapiano menüsünde yazmayan bir şeyi yapmak zorunda değil. Ama açıklama ve uygulama bu olmamalı.

Büyük işletmeler bile çok garip kararlar verebiliyorken, küçükler ne yapsın? Elbette bu tip müşteri odaklı olmayan kararlar almasın. Ancak yeni bir karar alırken de korkmasın, denesin. Müşteriye kulak versin, hata yapıyorsa durmak için. Aslında hepsi bu. Büyüklerde hata yapar, o zaman küçükler daha çok yapabilir. Ama küçük işletmelerin esas sorunu hata yapacakları kadar bile kendi kurallarını oluşturmamaları.

Umarım Vapiano ileride adını koyamadığı ve menüde fiyatlandıramadığı bu ürüne yeni bir uygulama getirebilir. Geçmişte de makarna çeşnileri ve menü ile ilgili çok keskin kararlar almışlardı, bilemiyorum geçmişte o kararlar nasıl etkiledi. Dilerim Vapiano?da sadece çocuklara satılan küçük pizza da, büyükleri küstürmez.

Tags:

Bildiğiniz gibi bir çok canlının neslini tüketmek için gece gündüz çalışıyoruz. Belgeseller seyrediyoruz, nasıl tükendiklerini görüyoruz ve yine aynen devam ediyoruz. Sanki seyrettiklerimiz başka bir boyutta oluyormuş gibi? Genelde merkez ile dükkanlar arasında buna benzer bir kopukluk olmaz mı? Sahada çalışanlar ve merkez de çalışanlar sanki iki ayrı dünya. Sanki biri kötü olunca diğeri etkilenmeyecekmiş gibi hareket ederler?

İşimizde bu tip durumlarla nasıl karşılaşıyorsak, yaşadığımız çevrede de olaylar aynı şekilde gelişiyor. Konumuz aslında “umursamazlık” ile ilgili ancak bu kez Lüfer şeklinde karşımıza çıkıyor.

Ön bilgi olarak, Lüfer balığı çok kazançlı bir balıktır. Lüferin yavrularının bile ticari değerleri vardır. Bu yavrular hepinizin ismini bildiği Çinekop ve Sarıkanat?tır. Önce Çinekop, sonra Sarıkanat, daha sonra Lüfer olurlar. Ancak Lüfer olunca anne olabilir bu balıklar.

Çinekop, Sarıkanat ve Lüfer konusunda bir isimlendirme talihsizliği olduğunu düşünüyorum. Büyük ihtimalle bir çok kişi Çinekop , Sarıkanat ve Lüfer balıklarını 3 ayrı balık gibi düşünüyor ama onlar aynı balık, Çinekop ve Sarıkanat bebek, Lüfer ise anne veya baba.

Çinekop veya Sarıkanat eğer müsaade edersek büyüyecek ve Lüfer olacak. Bu balık bizim Lüfer ismini verdiğimiz 24 cm veya daha büyük olmadığı zaman üreyemiyor. Dolayısı ile yediğiniz her Çinekop ve Sarıkanat bu balığın neslini kurutuyor, en azından bir kaç yıl hiç yememek gerekiyor (çünkü sayılar kritik hale geldi).

Çinekop, Sarıkanat ve Lüfer 3 farklı balık değildir, Çinekop ve Sarıkanat, Lüfer’in henüz büyümemiş halidir.


Balık 24 cm olunca üreyebiliyor yani çoğalabiliyor daha önce maalesef bu olamıyor.

Şimdi gidip Çinekop veya Sarıkanat halinde iken biz onları avlayıp yersek bir sonraki seneye Lüfer, sonraki yıllarda da Çinekop ve Sarıkanat?ta olamayacak. Aslında ne kadar basit ama biz ne yapıyoruz !

İnsanoğlu bir çok gerçeğe gözünü kapatıyor, kendisinin başına bir şey gelmeyeceğini zannediyor. Yemediği zaman hiçbir şey değişmeyeceğini düşünüyor. Halbuki bugünlerde birkaç kişi ile dile gelen İstanbul Lüfere Hasret Kalmasın adı altındaki çalışma binlerce insana ulaşıyor. Çünkü bir kişi yemediği zaman, diğer insanlara da anlatıyor, herkes birey olarak destek verdiğinde, aslında birlik oluyorlar.

Birlik kendiliğinden oluşan veya aniden meydana gelen bir topluluk değildir. Birlik her bireyin bir şeyler yapması ile oluşur. Bireyler mücadele verdikçe birlikler büyür ve güçlenir. Çok uzakta biryerler de olabilirsiniz ama bu konuya şahsi duruşunuz ile destek verirseniz, bu birliğin bir parçası olursunuz.

Size tabiat ile dost olmanızı, bir denge noktası olduğunu falan anlatmayacağım, merak etmeyin.

Sadece bir şeyi hatırlatmak istiyorum … Biz araba, uçak yapabiliriz, bir gün içinde milyonlarca plastik veya metal parça ortaya çıkartabiliriz, dağları delip demir veya bakır üretebiliriz ama bütün dünyanın en akıllı insanları bir araya gelse, bütün fabrikaları birleşse bir maydanoz yaprağı bile üretemez … En iyisi yeniden yapamayacağımız şeyleri yok etmemek, Lüfer sadece bunlardan biri.

Benim size bir önerim var (bu öneri yukarıda afişini gösterdiğim çalışmayı yapanlara ait olmayabilir, tamamen kişisel).

Çinekop ve Sarıkanat almayın, alanları uyarın, 24 cm’den küçük Lüfer’de almayın, gittiğiniz lokantalarda bu balığı yemeyin, satanları uyarın. Başka bir balık tercih edin, ne kaybedersiniz ? … Ama çok şey kazanırsınız.

Çalıştığınız yerlerde de eminim vurdumduymaz kişilere, hiçbir şeyi umursamayan birimlere rastlıyorsunuzdur. Eminim bu umursamazlık size, işyerinize, kariyerinize zarar veriyordur. Aynı umursamazlığı başka bir canlıya karşı siz yapmayın! Sahip çıkın.

Patronlara önerim, işletmeleri içinde iletişimsizlik olduğunu düşünüyorlarsa, çalışanlarını bu tip projelere yönlendirsinler. Böylece çalışanlar, takım çalışmasını, kendinden başkaları için çalışmayı, birlik halinde hareket etmeyi öğrenecektir veya pekiştirecektir. Aynı zamanda da işletmeniz sosyal bir fayda için çaba göstericektir.

Not : Lüfer balığı avcılığı yapanlar bilir, Lüfer çok akıllı bir balıktır. Belki de akıl verenlerden bile akıllıdır, yok olup hepimize birden gereken dersi vermek istiyordur, kimbilir !

(İstanbul Lüfer’e Hasret Kalmasın kampanyası Fikir Sahibi Damaklar isimli bir grup tarafından yürütülmektedir ve kampanyanın liderliğini Defne Koryürek yapmaktır. Bu kampanyayı desteklemek veya katılmak için aşağıda verdiğim linki tıklayınız. Yukarıda gördüğünüz afişlerden sol tarafta bulunanı kampanyaya aittir, sağ taraftakini ben yaptım, kampanya ile bir ilgisi yoktur ama “hasret kalmak istiyorsanız yapmanız gerekeni resimlediğimi düşünüyorum”. Grubun hem bu kampanyası hem de diğer çalışmaları hakkında daha fazla bilgi edinmek istiyorsanız lütfen tıklayınız … )

Çoğu zaman fiyat, şirketlerde yanlış anlaşılıyor. Müşterilerin fiyatlarınızı pahalı bulmasını da büyük ihtimalle yanlış yorumluyorsunuz.

Pahalı demek ve fiyatı suçlamak aslında müşterilerin sadece bir bahanesidir. Pahalı demek kibarca sizi reddetmesidir. Pahalı kelimesinin altında çok daha ağır anlamlar bulunmaktadır. Yetersizlik, beceriksizlik, güven verememe, düşük statü vs? Düşünün bir şeye neden pahalı dersiniz?

Marka bir kot pantolon dükkan da 200 TL?ye satılabiliyor, ama pazarda aynı tasarımdaki 50 TL?ye kot, pahalı geliyor. Aslında durum bu kadar bariz. Marka pantolonun dükkanına girmek, o sosyal ortamda bulunmak, o markayı taşımak, ona güvenmek bir bedel ediyor. Pazarda ise bu faydalar yok oluyor ve bedeller ödenmiyor.

Aslında pahalı olmak, fiyatın içini dolduramamaktır.

Fiyatınızın pahalı olduğunu düşünüyorsanız konuyu birde bu açıdan değerlendirin. Müşteri size neyin bedelini ödüyor. Size güvenmenin bedeli var mı? yok mu? Sizin hızlı servisinizin bedeli var mı?, yok mu? Markanızı kullanmanın ekstra bir bedeli var mı? yok mu? vs?

Bedeller müşterinin fayda hissettiği anlarda oluşur. Fiyatınız pahalı geliyorsa, büyük ihtimalle müşterinin fayda görmediği bir şeyi fiyatlandırmışsınız demektir.

İki seçenek bulunmakta;

  1. Fiyatınızı indirmek. (Kolay olan ve kaybettiren seçenek )
  2. Fiyatınızın içini doldurmak. ( Zor ama kazandıran seçenek )

Pahalı olduğunuzu düşünüyorsanız, suçu maliyetlere, rakiplere atmayın. Yaptığınız işi sorgulayın. Her iş piyasa değerinin üstünde ücretlendirilebilir…

Yumurta hemen hemen her tatlıda çok özel bir yere sahiptir. Doku ve kıvam verir, renk verir, lezzet artırır, hacim kazandırır, sihirli bir malzemedir. Bazı tarifler temelde sadece yumurtanın çırpılma şekli ile ayrışır. Yumurtayı kabartmak veya kabartmadan karıştırmak, az kabartmak yada çok kabartmak çoğu zaman püf noktası olmuştur tariflerde.

Benim için mereng yapmak, yumurtadan pastacılık eğitimi almak gibidir. Her şeyi kararında yaparsanız merenginiz güzel olur, aksi taktirde hatanızdan dönemezsinizde. Ya olur yada olmaz.

Mereng (Meringue) basitçe çırpılmış yumurta beyazı ve şekerdir. Fransızlar beyaz şeker ve yumurta akı ile yapar. İtalyanlar yumurta akına, şekerli şurup karıştırarak yapar.

Mereng yaparken dikkat;

Yumurta sarılarını, beyaza karıştırmayın.

Plastik karıştırma kabı kullanmayın. Metal veya bakır olsun.

Mereng (Meringue)

Yumurta Beyazı         4adet

Pudra Şekeri               220gr

Fırınınızı 150 dereceye ayarlayın.

Pudra şekerini elekten geçirin.

Yumurta beyazlarını çırpıcınıza atın.

1. kademe de çalıştırmaya başlayın ve içine yavaş yavaş pudra şekerini katın.

Pudra şekerini dökünce, makinenizin hızını sonuna kadar arttırın.

Sert tepecikler oluştuğunda işlem tamamdır.

Fırın tepsinize yağlı kağıt koyun.

İster sıkma poşeti ile şekiller verebilirsiniz, isterseniz de kaşıkla top top koyabilirsiniz.

Önceden ısıtılmış fırına verin. Yaklaşık 30-40dk pişirin.

Piştiğini düşündünüz çıkardınız, ancak hala daha yumuşak ise, fırına tekrar atabilirsiniz. Pişen merenglerin rengi bu tarifte biraz krem rengine kaçacaktır, renkleri kreme dönünce fırından alabilirsiniz.